"Çocuğun Üstün Yararı İçin Etik Yayıncılık"
MediaCH Akademi
Köşe Yazısı

Türkiye’de Çocuk “Emeği” Sömürüsünü Artıran Bazı Etkenler!

Çocuk emeği sömürüsü; yoksulluk, göç, kayıt dışı çalışma ve denetimsizlikle derinleşen ağır bir çocuk hakları ihlalidir. Çocukların okul, oyun ve güvenli yaşam alanları yerine işyerlerine yönlendirilmesi, devletin çocuk hakları yükümlülüklerini yeniden gündeme getiriyor.
Yazar: Sinan Ok Mayıs 18, 2026 4 Dakika

Türkiye’de uluslararası hukukun ve evrensel ilkelerin ağır bir şekilde ihlal edildiği alanlardan birisi de çocuk hakları alanıdır. Erken yaşta “evlendirme”, şiddete maruz bırakma ve çalıştırma, çocuk haklarını ömür boyunca olumsuz etkileyen etmenlerdir. Çocuklar, olması gereken oyun, dinlenme ve okul alanlarından gittikçe artan oranda çeşitli işyerlerine gitmeye zorlanmaktadır. Hane yoksulluğu, işsizlik düzeyi ve genel ekonomik kriz durumları derinleştikçe çocuk emeğine yönelen sistematik saldırı da kurumsallaşmaktadır. Belli bir yaş altında çocukların işyerlerinde çalıştırılması hukuken suç ve yasak iken son yıllarda çeşitli düzenlemelerle bu yasak kamu gücüyle ihlal edilmektedir.

Dünya genelinde de 138 milyon çocuğun emeğinin sömürüldüğü ve bunların içerisinde 54 milyonunun sağlık, güvenlik ve gelişimlerinin ağır risk altında olduğu kamuoyuna ILO ve UNICEF tarafından geçtiğimiz yıl açıklandı. 10 yıl önce çocuk emeği sömürüsünün bu formlarına son verileceği hedefi ifade edilmişse de yaşanan savaş ve göçler, derinleşen ekonomik kriz, COVID-19 gibi etkenler ve çocuk emeği sömürüsünün rantından vazgeçmeme kültürü, devletlerin bu alanda yasaları uygulamaması nedeniyle çocukların çalıştırılması ve emek sömürüsü devam etmektedir.

1999 yılında ILO, 182 No’lu Sözleşmesi ile “En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi”ni düzenledi ve devletlerin “çocuğun sağlığını, güvenliğini, ahlakını etkileyen tüm işlerden” korunması görevini devletler bu sözleşmeyi imzalayarak taahhüt etti. 1995’ten bu yana BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni uygulamayı taahhüt eden Türkiye’nin son yıllarda çalıştırılırken yaşamını yitiren çocuklar ve MESEM politikaları ile “çocuktan yana” bir hat içinde olmadığı ifade edilebilir. Türkiye 1998 yılında, ILO’nun 138 No’lu asgari yaş uygulama yükümlüğünü üstlendi ama 15 yaş altında yüz binlerce çocuk on binlerce işyerinde sömürülmeye devam ediyor. 2002 yılında 182 No’lu sözleşme için taahhüt veren Türkiye bu konuda gerekli etkin denetim mekanizmalarını kurmuş değildir. En son 2018 yılını Çocuk İşçiliği ile Mücadele Yılı ilan eden Türkiye’de bu ilanların kâğıt üzerinde kaldığını gösteren birçok veri bulunmaktadır.

Türkiye’de “güncel resmi veriler” bile çocuk emeği sömürüsü konusunda tablonun karanlık olduğunu ve gri alan olarak ifade edilebilecek birçok verinin kamuoyuna açıklanmadığını gösteriyor. Türkiye’de 2009 yılından bu yana derinleşerek devam eden ekonomik kriz, yoksulluğun kısır döngüsü altındaki çocukları, yaşlıları ve engellileri daha fazla etkilemektedir.

Türkiye’de çocukların emek sömürüsünü yeni bir aşamaya yükselten ve büyük bir toplumsal sorun haline getiren etmenler mevcuttur. 1990’larda köy yakmaları nedeniyle göç ettirilen Kürt çocuklarının önce yakın şehir merkezlerinde, sonrasında Türkiye metropollerinde çalışma yaşamına sürüklendiği ifade edilebilir. Önceki yaşam alanlarında aile içinde veya yakın mekânlarda tarımsal işlerde çalıştırılan çocuklar, bu göç ettirme siyaseti sonucunda ağır sanayi, kayıt dışı tekstil ve güvencesiz inşaat ve hizmet sektörü alanlarında sömürülmüştür.

Türkiye genelinde çocuk emeği sömürüsünü artıran diğer bir etmen de tarımsal istihdamın genel istihdam içindeki ağırlığı ve bu alanın çok yüksek oranda kayıt dışı olarak kalmasıdır. Türkiye’de kayıt dışılık istisnai bir durum değildir; tarım alanında ise kayıtlı olmak istisnai bir durumdur. Çocuk emeği sömürüsünün en kötü formlarının açığa çıktığı tarım işçiliği ve mevsimlik tarım işçiliği formlarında çocukların beslenme, barınma ve insan onuruna yakışır tüm hakları ihlal edilmektedir. 2000 yılından bu yana tarımsal istihdamdaki azalış/çözülmenin bir sonucu da bu alandaki çocuk emeği sömürüsünün azalmış olmasıdır. Diğer sektörlerde çocukların çalıştırılmasında gözle görünür bir azalış yoktur.

Türkiye’de çocuk emeği sömürüsünün en kötü formlarını yaygınlaştıran diğer bir etken de bir mülteci koridoru olan ülkenin Suriye iç savaşı etkisiyle mülteci ülkesine dönüşmüş olmasıdır. Neredeyse tüm illerde emek sömürüsüne maruz kalan Suriyeli emekçiler içerisinde çocukların tamamen korunaksız kaldığı bir dönem yaşanmıştır. Burada doğan Suriyeli çocuklar için bu risk hâlen devam etmektedir. Çoğunluğu yoksul hanelerde kalan mülteci çocukların dilencilik, garsonluk, arka plan mutfak işleri, çıraklık vb. birçok formda çok düşük ücretlerle sömürüldüğü bilinmektedir. Afgan mültecilerin de benzer bir sömürü sistemi saldırısı altında olduğu ve bu alanın hiçbir kaydının tutulmadığı bilinmektedir. İran-Van sınırını geçerken donarak ölen, vurularak öldürülen mülteciden Zonguldak’ta yakılan madenciye (Vezir Muhammed Nourtani) varana kadar temel yaşam hakları hiçbir güvenceye tabi olmayan mültecilerin çocukları da bu döngünün mağduru olmaktadır.

İSİG Meclisi’nin çalıştırılan çocuklara dair kamuoyuna sunduğu verilere bakılırsa Türkiye’de çocuk emeği sömürüsü ile mücadele etmek yerine çocukların çalıştırılmasını kurumsallaştırmanın temel siyaset haline geldiği görülecektir. Başta Çalışma ve MEB olmak üzere birçok bakanlığın koordine ettiği MESEM projesi kapsamında çocukların haftada 1 gün okulda kalması, geriye kalan sürelerde de işyerlerine “çıraklık” adı altında gönderilmesi sistematik bir emek sömürüsü alanı açmıştır.

Çalışma sürelerinin denetlenmediği, ücretin asgari yaşam koşullarını sağlamadığı, izin ve mesai haklarının tanınmadığı, işsizlik ve yoksulluk tehdidinin her gün yükseltildiği bu cehennemde çocuk olmak ve çocukluğunu yaşamak mümkün değildir. Görece daha kurumsal kamu işyerlerinde dahi mobbing, baskı, taşeron ve diğer haksızlık rejimleri işletilirken çocukların özel işletmelerde ne tür sömürü, şiddet ve istismar suçlarına maruz kaldıkları, savunmasız bırakıldıkları tahmin edilebilir.

12 Haziran Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nü, çocukların eğitim, sağlık, oyun, dinlenme ve korunma haklarının ağır biçimde ihlal edildiği bir tabloyla karşılıyoruz. Devletin, taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden ve ulusal mevzuattan doğan yükümlülüğü; çocukları çalışma yaşamının risklerinden, emek sömürüsünden ve güvencesiz iş ortamlarından korumaktır. Çocuk haklarını esas alan bir kamusal politika, çocukların işyerlerine değil okula, oyuna, güvenli yaşam alanlarına ve özgür gelişim imkânlarına yönelmesini sağlamakla mümkündür.

Köşe Yazarı

Sinan Ok

İstihdam Uzmanı