Son bir yılda çocukları ve gençleri korumaya dönük küresel çabalar hız kazandı – ancak bu girişimler çoğu zaman güçlendirmeden çok kontrolü önceleyen bir çizgiye kayıyor. Birkaç ülkede yetişkin içerik siteleriyle başlayan bu yaklaşım, şimdi genç kullanıcıları “koruma” bahanesiyle sosyal medyaya kimlik doğrulaması olmaksızın erişimi kısıtlamaya odaklanıyor. Avustralya’nın 16 yaş altına sosyal medya yasağı, şu ana kadar etkisiz görünüyor; buna rağmen başka ülkelerde de benzer bir modelin uygulanması tartışılıyor.
Bu tür düzenlemeler çocuk korumasını gerekçe gösterse de, anonimliği zedeliyor, ifade hürriyetini kısıtlıyor ve devasa ölçekte bir dijital gözetim altyapısı kuruyor. Benim kanaatimce, çocukları edilgen kurbanlar olarak gören yasaklar yerine, onları hak sahibi dijital yurttaşlar olarak güçlendirecek şeffaf ve çok paydaşlı dijital haklar çerçevelerine ihtiyaç var.
Türkiye’de konu, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X, Instagram ve TikTok gibi mecralarla bir anlaşmaya varıldığını ve üç aylık geçiş sürecinin ardından doğrulanmamış hesapların kapatılacağını açıklamasıyla gündeme geldi. Sistem, doğrulama için e-Devlet token’ları öngörüyor; buna göre 15 yaş altı erişim kısıtlanacak, her ne kadar devlet veritabanını kullanmak için 16 yaş sınırı bulunsa da. Hükümet bunu siber suçlar, dezenformasyon ve çocuk korumasına karşı bir araç olarak sunuyor. Ancak dijital alana ilişkin geçmiş yasalarda da olduğu gibi, benim kanaatim bu düzenlemenin odağında yine çocuklardan çok dijital gözetim altyapısının bulunduğu yönünde.
Avustralya’nın 16 yaş altı yasağına bir bakalım: Bu düzenleme gençleri küçümseme, onları edilgen kurbanlar gibi görme riski taşıyor. Medyascope’un Aralık 2025’te, Avustralya’daki yasağı tartışmak üzere Göksel Göksu’nun moderatörlüğünde düzenlediği Açık Oturum programında da ben dahil farklı disiplinlerden uzmanlar olan Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan iletişim uzmanı Şevket Uyanık, klinik psikolog Deniz Bozunoğulları ve teknolojist Ahmet Alphan Sabancı ile bir araya gelmiş ve dijital haklar ile özgürlükleri tartışmıştık. O oturumda da vardığımız sonuç aynıydı: mesele koruyucu katmanlar eklemek değil, çocukları hak sahibi yurttaşlar olarak güçlendirmek.
Bu yazı iktidar kaynaklı kimlik kontrollerine odaklansa da, sosyal medya mecraları ve teknoloji şirketleri de kesinlikle masum değil. Bu mecralar yıllardır dikkati olabildiğince fazla kendisine odaklayan, bağımlılık yaratan içerikleri öne çıkaran ve çocukların önüne zararlı içerikleri düşüren sistemler inşa ediyor; bunu yaparken de muğlak içerik yönetimi vaatlerinin ve kendi kendini düzenleme söyleminin arkasına saklanıyorlar. Eğer iktidarlar çocukların korunmasında ciddiyse, bu sorunu katı kurallar, şeffaflık ve gerçek yaptırım süreçleri olmaksızın defalarca kendi faaliyetlerini yönetmeye ve kısıtlamaya yanaşmadığını göstermiş mecralara havale edemez.
Mahremiyet ve medya özgürlüğü tehlikede

Türkiye’de kimlik doğrulama tartışmaları, internet yayınlarını düzenleyen 5651 sayılı Kanun’un gölgesinde şekilleniyor. 2007’de çocuk koruma vaatleriyle yürürlüğe giren bu kanun, kısa sürede siyasi eleştiriyi ve gazeteciliği hedef alan bir sansür yapısına dönüştü.
Çocuk koruma vaatleriyle sunulan yeni düzenleme de anonimliği fiilen ortadan kaldıracak ve Türkiye’de zaten kırılgan durumda olan ifade hürriyetini daha da zayıflatacak gibi görünüyor.
Avrupa’da dijital alanlarda anonimlik hakkının temelini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesiyle güvence altına alınan özel hayata saygı hakkı ile 10. maddede korunan ifade hürriyeti oluşturuyor; buna AB’nin veri koruma yönetmeliği GDPR düzenlemesi de güçlü biçimde destek veriyor. Bu, kullanıcıların kimliklerini açıklamadan özgürce ifade edilebilmeleri gerektiği anlamına geliyor. Ancak çocuk koruması gerekçesi altında sosyal medya profillerinin kimliklerle eşleştirilmesi, yetkililerin bu hakkı bütünüyle yok saydığını gösteriyor. E-Devlet token üretimi, kullanıcıların devlet eliyle veri işlenmesine yönelik itirazlarına rağmen, verileri devlet veritabanlarına bağlıyor.
Bu da mecraların güvenli ve etik veri saklama vaatlerini boşaltıyor. Meta gibi daha önce “rızasız kullanım olmayacak” sözü verip bu verileri pazarlama ya da başka amaçlarla kullanan şirketler düşünüldüğünde, bu kaygılar hiç de yersiz görünmüyor. Örneğin Instagram’ın Mayıs 2026 itibarıyla uçtan uca şifreli mesajlaşmayı durduracağını açıklaması, kimlik verilerinin gelecekte nasıl kullanılacağı konusunda da ciddi belirsizlik yaratıyor. Bu düzenlemeler hayata geçerse, veri güvenliğine ve kalıcı gözetim riskine ilişkin endişeler daha da artacak.
Gazetecilik ve medya üzerindeki tehditleri görmek için Mapping Media Freedom veritabanına bakalım: 2025’te Türkiye’de en az 261 gazeteci ve medya çalışanını etkileyen 138 ihlal kaydedildi; bunların yüzde 70’i hukuki süreçler yoluyla gerçekleşti. Gazetecilere yöneltilen suçlamalarda sosyal medya paylaşımları öne çıkıyor; haberler “ulusal güvenliğe tehdit” olarak damgalanıyor ya da itibarsızlaştırılıyor. Peki bu eleştirel yayın organlarını ve gazetecileri takip eden okurların akıbeti ne olacak?
Geçmiş yıllarda, sosyal medyada muhalif siyasetçileri ya da bağımsız medyayı takip edenlerin bile şüpheli olarak fişlendiği vakalar gördük. Pek çok kişi gerçek isimli hesaplarda daha yüzeysel içerikler paylaşırken, asıl gündemi anonim hesaplardan takip ediyordu. Kimlik doğrulama ile bu hesaplar eşleştirildiğinde, yalnızca medya kuruluşları ve gazeteciler değil, okurlar da hedef haline gelecek. Ve unutmayalım: Okur erişiminin kısıtlanması, kamusal denetimi zayıflatır.
Çözüm daha fazla gözetim değil

Önerilen düzenleme çocuk korumasını gerekçe gösteriyor, ancak gençlere daha fazla güç verme fırsatını kaçırıyor. Daha önce sık sık andığım, 2014’te İstanbul’da Birleşmiş Milletler himayesinde düzenlenen İnternet Yönetişim Forumu oturumunda da duyduğumuz gibi, çocukların en çok ihtiyacı olan şey korunmak değil, zararı ayırt edebilme kapasitesine sahip olmaktı.
Türkiye’de dijital okuryazarlık eğitimi yetersiz kalıyor; Milli Eğitim Bakanlığı’nın programları yüzeysel, öğretmenler ise algoritmaları ya da bilgi akışını anlamakta çoğu zaman hazırlıksız. Bu alanda yasaklara yaslanmak, sorumluluğu ebeveynlerden ve eğitimcilerden alıp devlete devretmek anlamına geliyor — oysa UNESCO’nun 2021 Yapay Zekâ Etiği Tavsiyesi gibi küresel çerçeveler şeffaflık ve kapsayıcılık talep ediyor.
Avustralya’daki uygulama ve İspanya ile Yunanistan gibi ülkelerdeki hazırlıklar, yaş sınırlarının kolayca aşılabildiğini gösteriyor: Çocuklar ebeveyn hesapları ve cihazları üzerinden bu içeriklere erişebiliyor. Türkiye’de halihazırda 13 yaş sınırı olmasına rağmen milyonlarca ilkokul çağındaki çocuk çevrimiçi. Yaş sınırını 16’ya çıkarmak ve e-Devlet kontrolü getirmek bunu değiştirmeyecek; yalnızca içerik dolaşımı ve kullanıcı davranışı üzerinde yeni bir denetim katmanı ekleyecek.
Çözüm kesinlikle kimlik gözetimi değil; algoritma şeffaflığı, veri hakları eğitimi, ebeveyn ve eğitimcilerin güçlendirilmesi ve yasama sürecinde çoğulcu, kapsayıcı çok paydaşlı süreçlerdir.
Bu nedenle korku temelli yöntemleri bir kenara bırakmak gerekiyor: 5651 sayılı Kanun kaldırılmalı ve haklar ve hürriyetler temelli kapsamlı bir Dijital Haklar Yasası çıkarılmalı. Şeffaf ve çok paydaşlı süreçler yoluyla çocukları edilgen kurbanlar değil, hak sahibi yurttaşlar olarak tanımalıyız. Yapay zekâ filtrelerini ve algoritmik şeffaflığı zorunlu kılmalı, dijital okuryazarlığı çekirdek müfredata yerleştirmeliyiz. Ebeveynler ve eğitimciler için rehberlik ve kapasite geliştirme sağlanmalı, mecralar da gerçek anlamda hesap verebilir hale getirilmelidir. Çocuklar dijital dünyanın merkezinde yer alıyor; mesele onları yönetmek ya da yasaklamak değil, bu alanı birlikte şekillendirmelerini sağlamaktır.
Türkiye’nin kimlik zorunluluğu hamlesi, sansürden gözetime uzanan zincirin bir başka halkası. Medya özgürlüğü, ifade hürriyeti ve çocuk hakları savunucuları olarak sesimizi yükseltmeli ve somut alternatifler sunmalıyız. Aksi halde dijital alanlar hızla aşırı korumacı bir otoriterliğe dönüşecektir.
Gürkan Özturan, Freedom House’un Freedom on the Net çalışmaları kapsamında Türkiye Ülke Raportörüdür; ayrıca Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR) kapsamında Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi’nde (ECPMF) Medya Özgürlüğü İzleme Sorumlusu olarak çalışmaktadır.
