"Çocuğun Üstün Yararı İçin Etik Yayıncılık"
MediaCH Akademi
Ebeveyn RehberliğiKöşe YazısıÖykü

Kısa Öykü: İğnenin Ucunda

Bir tekstil makinesinin iğnesine tutunarak zihnindeki sesi susturmaya çalışan Ali’nin öyküsü, çocukluktan kalan “eksiklik” duygusunun yetişkinlikte nasıl yankılandığını anlatıyor. Uzm. Psk. Mesut Umar yazdı...
Yazar: Mesut Umar Eylül 3, 2026 5 Dakika

 I. Bölüm

Sabahın ilk ışıkları psikiyatri servisinin koridoruna yeni ulaşmıştı. Pencerelerin demir parmaklıkları zemine ince çizgiler düşürüyor, duvardaki saatin tik takları geceden kalan sessizliği yavaş yavaş dağıtıyordu. Ortak salondaki sandalyeler yarım ay biçiminde dizilmişti. Hastalar ağır adımlarla yerlerine oturuyor, kimisi elindeki çayı üfleyerek içiyor, kimisi hiçbir şey yapmadan bekliyordu.

Ali, her sabah olduğu gibi en köşedeki sandalyeye oturdu. Sırtını duvara verdi. Kapıyı görebileceği yere…

Kapıyı görebilmek ona iyi geliyordu. Nedenini kendisi de bilmiyordu.

Servis hemşiresi, aylık tedavisi yapılacak hastayı tedavi odasına aldı. Birkaç dakika sonra kapı yeniden açıldı. Metal tepsi masaya bırakıldı. Enjektörün ince iğnesi floresan ışığında bir an parladı.

Ali’nin bakışı o parıltıda asılı kaldı.

İnce…

Keskin…

Hiç şaşmadan aynı yere inip kalkabilecek kadar kusursuz…

Salon gözlerinin önünden yavaş yavaş çekildi.

Yerini makine sesleri aldı.

Tekstil atölyesinde sabah çoktan başlamıştı.

Motorların uğultusu, ütülerin buharı, kesim masasındaki makasların sesi birbirine karışıyordu. Ali makinesinin başına geçtiğinde dünya küçülüyor, geriye yalnızca iğne, iplik ve kumaş kalıyordu.

“Bugün çok daha iyisini yapmalısın.”

Ayağını pedala bastı.

İğne aşağı indi.

Yukarı çıktı.

Bir daha…

Bir daha…

Yanındaki genç işçi omzuna dokundu.

“Ali abi, çaya gel.”

Duymadı değil.

Başını kaldırmadı.

Pedaldan ayağını çok kısa bir an çekti.

Makinenin sesi sustu.

İşte o anda…

“Birazdan hata yapacaksın.”

Ses, makinenin sustuğu boşluğu doldurdu.

Pedala yeniden bastı.

İğne çalışmaya başladı.

Ses biraz geriye çekildi.

Bunu ne zaman fark ettiğini hatırlamıyordu.

Belki yıllar olmuştu.

Makine çalıştıkça zihnindeki uğultu biraz olsun dağılıyordu.

Bu yüzden gözlerini iğneden ayırmıyordu.

İnsanlar bunu iş disiplini sanıyordu.

Patron yeni başlayanlara,

“Önce Ali’yi izleyin,” derdi.

İş arkadaşları onun sabrına, duyarlılığına hayrandı.

Kimse bilmiyordu.

Ali, işini iyi yaptığı için makineye bakmıyordu.

Dağılmamak için bakıyordu.

“Bugün kendini nasıl hissediyorsun?”

Psikoloğun sesi salona yayıldı.

Ali’nin sırası gelmişti.

Cevabı biliyordu.

Ama kelimeler çoğaldıkça ses de çoğalıyor gibiydi.

Bu yüzden yalnızca bir kelime seçti.

“Durgun.”

Psikolog başını hafifçe sallayıp not aldı.

Ne hissettiğini anlatmasını istemedi.

Belki de bazı sessizliklerin aceleyle açılmaması gerektiğini biliyordu.

Koridordan yine metal bir ses duyuldu.

İnce…

Kısa…

Salon yeniden çekildi, silikleşti.

Babasının işten dönüş saatini bütün ev bilirdi.

Kapının açılışından önce konuşmalar azalırdı.

Kardeşlerden biri oyuncağını toplar, diğeri sesi açılmış televizyonu kısardı.

Annesi sofraya son tabakları dizerdi.

Babası içeri girdiğinde ev biraz daha küçülürdü.

Demir tozu sinmiş iş kıyafetleriyle doğruca banyoya geçer, sonra sessizce sofraya otururdu.

Yorulmuştu.

Bunu herkes bilirdi.

Ama yorgunluğu, evin üzerine çöken başka bir sessizliği de beraberinde getirirdi.

Ali yaptığı resmi göstermek istemişti.

Babası kısa bir bakış attı.

“Dersine çalış.”

Resim masanın üzerinde kaldı.

Bir daha açılmadı.

Bir başka gün matematik sınavından yüksek not almıştı.

Bu başarısını babasıyla paylaşmak istedi. Babası, diğer derslerinden neden bu kadar yüksek not almadığını sordu.

“Daha fazla çalış.”

Ali sessizce geri çekildi.

O gün sevindiğini kimse görmedi.

Yaz tatillerinde bazen babasının çalıştığı inşaata giderdi.

Bağlama tellerini uzatır, yere düşen parçaları toplardı.

Bir gün teller birbirine dolaştı.

Babası sabırsızlandı.

“Senin elinden bir iş çıkmayacak.”

Telleri çekip aldı.

Ali uzun süre ellerine baktı.

Sanki düğümü teller değil, parmakları atmıştı.

Yıllar sonra o günü bütün ayrıntılarıyla hatırlamıyordu.

Babasının hangi gün ne söylediğini de…

Ama yanında dururken içine yerleşen o duygu hiç değişmemişti.

Ne yaparsa yapsın, biraz eksik kalacakmış gibi…

Tekstil atölyesinde patron omzuna dokundu.

“Eline sağlık, Ali.”

Ali başını kaldırdı.

Ne diyeceğini bilemedi.

Makinenin iğnesi aynı ritimle çalışmaya devam etti.

Ali yine gözlerini ondan ayırmadı.

Makine durmadığı sürece ses de biraz daha uzakta kalıyordu.

II. Bölüm

Son zamanlarda geceler uzamıştı.

Yatağa uzandığında önce sessizlik geliyordu. Kısa bir sessizlik. Sonra o ses…

“Yine beceremedin.”

Gözlerini kapatıyordu.

“İşe de yaramıyorsun.”

Yorganı başına kadar çekiyordu.

“Herkes bunu biliyor.”

Sabah olduğunda neredeyse hiç uyumamış oluyordu.

Yine de işe gidiyordu.

Çünkü makinenin sesi, gece boyunca susmayan o sesi biraz olsun geride bırakabiliyordu.

Ama bir sabah olmadı.

Makinenin başına geçti.

Ayağını pedala koydu.

Basamadı.

İğne hareketsiz kaldı.

Atölyenin uğultusu sürüyordu.

Onun dünyasında ise her şey durmuştu.

Ustabaşı uzaktan bir süre baktı.

Yaklaştı.

“Ali, iyi misin?”

Ali cevap veremedi.

İlk kez makinenin sesi de ona yetişememişti.

Hastaneye gelişini tam hatırlamıyordu.

Hatırladığı ilk şey odasının penceresiydi.

Sonra servis hemşirelerinin yüzleri…

Nazlı’nın sakin sesi…

Fatma’nın her sabah aynı içtenlikle söylediği “Günaydın.”

Bülent’in ilaç saatlerini hiç aksatmayan telaşsız hâli…

Ve psikolog Barış.

Barış Bey konuşurken acele etmiyordu.

Sorular soruyor, bazen de uzun süre hiçbir şey söylemiyordu.

Ali önce buna anlam veremedi.

İnsan susarak da dinleyebilir miydi?

Bir gün Barış Bey yalnızca şunu sordu:

“Ses sana en çok ne söylüyor?”

Ali uzun süre sustu.

Sonra başını eğmeden cevap verdi.

“Beceremeyeceğimi…”

Barış Bey başka bir soru sormadı.

O cümle odada kaldı.

Ali ilk kez o sesi kendi kulaklarıyla yeniden duymuş gibi oldu.

Ertesi sabah günaydın toplantısından sonra odasına dönmedi.

Koridorun sonundaki pencerenin önünde durdu.

Bahçede teknik servisten bir görevli eski bir bankı onarıyordu.

Tahtalardan biri çatlamıştı.

Görevli çatlağı dikkatlice temizledi.

İnce bir dolgu sürdü.

Bekledi.

Zımparaladı.

Boyadı.

Ali uzun süre onu izledi.

Görevli işini bitirince hemen gitmedi.

Tamir ettiği banka oturdu.

Sessizce…

Sanki önce yaptığı işe kendisi inanmak istemişti.

Bir süre sonra kalktı.

Bank yerinde kaldı.

Ali de…

“Ali.”

Fatma hemşire yanına yaklaştı.

“Gömleğinin düğmesi kopmuş.”

Ali istemsizce yakasına baktı.

Üst düğmelerden biri yoktu.

Fatma gülümsedi.

“Taburcu olunca diktirirsin.”

Sonra yürüyüp gitti.

Ali parmaklarını boş iliğin üzerinde gezdirdi.

İçindeki ses yine konuştu.

“Eksiksin.”

Bu kez başını eğmedi.

Parmaklarını boş ilikten çekmedi de.

Bir süre öylece bekledi.

Pencereden dışarı baktı.

Rüzgâr bahçedeki ağacın dallarını usulca sallıyordu.

Tamir edilen bank sabah güneşinin altında sessizce duruyordu.

Koridorda ayak sesleri duyuldu.

Bir kapı açıldı.

Bir başkası kapandı.

Hayat, servisin içinde kendi ritmiyle akmaya devam ediyordu.

Ali’nin eli hâlâ gömleğinin yakasındaydı.

Boş ilikte…

Sökülen yere bakıyordu.

Uzun zamandır ilk kez, aklına iğne geldiğinde yalnızca makinesi gelmedi.

Bir düğmenin yeniden yerine tutunabileceği de geldi.

Köşe Yazarı

Mesut Umar

Psikolog