"Çocuğun Üstün Yararı İçin Etik Yayıncılık"
MediaCH Akademi
Analiz/DosyaEbeveyn RehberliğiTeknoloji

Çocuklar Ekrandaki Karakterlerle Nasıl Bağ Kuruyor?

Çocukların izledikleri karakterlerle kurdukları ilişki, yalnızca eğlence tercihlerinden ibaret değil. Psikolojik Danışman Ömer Faruk Utar ve sinemacı Salih Karaman, çocukların karakterlerle kurduğu bağı, ekrandaki çocuk temsillerini ve yetişkin eşliğinin bu deneyimdeki rolünü MediaCH’ye anlattı.
Muhabir: Cihan Mert Eylül 28, 2026 7 Dakika

MediaCH – Çocukların izlediği film ve animasyonlar yalnızca bir eğlence alanı değil; duygu, davranış ve ilişki biçimlerini anlamlandırdıkları deneyimlerden biri. Bu nedenle çocukların ne izlediğinin yanı sıra, çocukların ve farklı çocukluk deneyimlerinin ekranda nasıl temsil edildiği de önem taşıyor.

Çocukların medya karakterleriyle kurdukları ilişki akademik araştırmalara da konu oluyor. Developmental Review dergisinde 2026 yılında yayımlanan bir inceleme, karakterlerle özdeşleşmenin empati, başkasının bakış açısını anlama ve taklit gibi süreçlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmacılar, bu ilişkinin doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç bağı olarak yorumlanmaması gerektiğini de vurguluyor.

Çocuklarla yapılan araştırmalar da filmlerdeki karakterlerle kurulan ilişkinin farklı biçimler alabildiğini gösteriyor. Hollanda’da 2026 yılında 7–12 yaşlarındaki 55 çocukla yapılan bir araştırmada çocuklar, Moana filmini izledikten sonra karakterin kararlılık, cesaret ve birlikte hareket etme gibi özelliklerini kendi deneyimleriyle ilişkilendirdi. Araştırmada, yaşı daha büyük çocukların Moana’nın büyürken yaşadığı değişimlerle ve kendini tanıma süreciyle daha fazla bağ kurduğu da görüldü. Çocukların ayrıca karakterlerin davranışlarının nedenleri üzerine düşündüğü ve hikâyedeki toplumsal meselelere ilişkin görüşler geliştirdiği belirtildi.

Psikolojik Danışman Ömer Faruk Utar da çocukların ekrandaki karakterleri yalnızca davranışları üzerinden izlemediğini; onların neden böyle davrandığını ve ne hissettiğini anlamaya çalıştığını belirtiyor. Utar’a göre çocuk, karakterin yaşadıklarıyla kendi deneyimleri arasında da bağ kurabiliyor.

Çocuk, karakterin duygusunu da anlamlandırıyor

Utar, çocukların izledikleri karakterlerle kurdukları ilişkiyi “mentalizasyon” kavramıyla açıklıyor. En yalın hâliyle mentalizasyon, kişinin hem kendi duygu ve düşüncelerini hem de başkalarının ne hissedip düşündüğünü anlamlandırabilme becerisini ifade ediyor.

Çocuk bu süreçte karakterin yalnızca ne yaptığını değil, davranışının arkasındaki duyguyu da anlamaya çalışıyor. Utar’a göre karakterin üzüntüsü, öfkesi ya da korkusu, çocuğun kendi duygularıyla bağlantı kurmasına alan açabiliyor.

Geçmişte masallar ve sözlü anlatıların bu süreçte önemli bir yere sahip olduğunu belirten Utar, bugün film, animasyon ve çizgi dizilerin de benzer bir alan oluşturduğunu söylüyor. Keloğlan, Nasrettin Hoca ve Dede Korkut gibi anlatıların yanında Kral Şakir, Rafadan Tayfa ya da Ters Yüz gibi güncel yapımların da çocukların ilişki kurduğu karakterler sunduğuna işaret ediyor.

“Aile, sevgi, arkadaşlık, okul veya duygular ne anlam taşır gibi pek çok temel soruya yanıtlar bu yapımlar aracılığıyla üretilir” diyen Utar, çocukların izleme sırasında açık ya da örtük birçok öğrenme sürecinden geçtiğini ifade ediyor.

Karakterle özdeşleşmek, yani çocuğun zaman zaman kendisini onun yerine koyması, yalnızca karakteri sevmek anlamına gelmiyor. Utar’a göre çocuk, karakterin davranışlarını oyunlarında yeniden kurabiliyor ve hikâyede yaşananlarla kendi deneyimleri arasında ilişki kurabiliyor. “Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?” ya da “Ben hangi karakter olurdum?” gibi sorular bu ilişkinin görünür örnekleri arasında.

Çocuk ekranda nasıl temsil ediliyor?

Çocuğun karakterlerle kurduğu bu bağ, bir başka soruyu da beraberinde getiriyor: Çocuk karakterler sinema ve animasyonda nasıl anlatılıyor?

Sinemacı Salih Karaman’a göre yalnızca bir yapımda çocuk karakter bulunması, çocuk bakışının hikâyeye yansıdığı anlamına gelmiyor. Çocuk karakterlerin yetişkinlerin kararlarından etkilenen, hikâyenin duygusal yükünü taşıyan ya da yetişkin karakterlerin dönüşümünü sağlamak için kullanılan figürlere indirgenmesi, çocuğun kendi deneyimini geri plana itebiliyor.

Karaman, çocuk hikâyelerinin büyük ölçüde yetişkinler tarafından yazılmasının da temsil biçimlerini etkilediğine dikkat çekiyor. Ona göre önemli olan, yetişkinlerin çocuk adına ne hissettiğine karar vermesinden çok, çocuğun ne düşündüğüne, ne istediğine ve yaşadığı durumu nasıl anlamlandırdığına anlatı içinde alan açılması.

Bu nedenle çocuğun sinemadaki görünürlüğünü yalnızca ekranda ne kadar yer aldığı üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Çocuk karakterin hikâyede karar verebilmesi, görüşünü ifade edebilmesi ve olayların yalnızca nesnesi değil öznesi olarak yer alması da temsilin niteliğini belirliyor.

Karaman, çocukların sürekli “masum”, “yaramaz”, “mağdur” ya da “kahraman” gibi sınırlı kalıplarla anlatılmasının farklı çocukluk deneyimlerini görünmez bırakabileceğini belirtiyor. Farklı ailelerden, kültürlerden, dillerden ve yaşam koşullarından çocukların hikâyelerde kendilerine yer bulması, çocukluğun tek bir deneyime indirgenmemesi açısından önem taşıyor.

Çocuk hakları açısından neden önemli?

Çocukların medya deneyimi yalnızca zararlı içeriklerden korunma meselesi değil. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşlerini ifade edebilmesini ve bu görüşlerin dikkate alınmasını; 17. maddesi farklı kaynaklardan bilgi ve materyallere erişimini; 31. maddesi ise kültürel ve sanatsal yaşama katılımını güvence altına alıyor.

Bu maddeler kurmaca çocuk karakterlerin nasıl yazılması gerektiğine ilişkin doğrudan hükümler içermiyor. Ancak çocuk hakları perspektifinden bakıldığında, çocuğun yalnızca korunması gereken biri olarak değil; görüşleri, deneyimleri ve kültürel yaşama katılım hakkı bulunan bir özne olarak ele alınması, sinemadaki temsil tartışmasını da önemli hâle getiriyor.

Bu açıdan mesele yalnızca çocuk için “uygun” içeriği belirlemekten ibaret değil. Çocuğun farklı yaşamları görebilmesi, kendisini ya da kendi deneyimine benzeyen karakterleri ekranda bulabilmesi, izledikleri üzerine düşünebilmesi ve görüşünü ifade edebilmesi de medya deneyiminin bir parçası.

Her içerik her çocukta aynı etkiyi yaratmıyor

Temsil biçiminin yanında içeriğin çocuğun yaşı ve gelişim düzeyiyle uyumu da belirleyici. Utar, özellikle erken çocukluk döneminde ekran kullanımının yetişkin eşliğinden bağımsız ele alınmaması gerektiğini söylüyor.

Utar’a göre 0–6 yaş, çocuğun kendisini, çevresini ve ilişkilerini anlamlandırma biçiminin şekillendiği önemli bir gelişim dönemi.

Üç yaşından önce çocukların ekrandan mümkün olduğunca uzak tutulmasını savunan Utar, 3–6 yaş arasında ise kullanımın ebeveyn eşliğinde ve denetimli sürdürülmesini öneriyor. Sosyal medya ve dijital platformlarda çocuğun gelişim düzeyine uygun olmayan içeriklerin de bulunduğunu hatırlatan Utar, bir içeriğin “eğitici” olarak sunulmasının tek başına yeterli bir ölçüt olmadığını söylüyor.

Ebeveynin rolünü yalnızca ekran süresini sınırlandırmakla açıklamayan Utar, çocuğun ne izlediğinin takip edilmesini ve soru işareti yaratan içeriklerin araştırılmasını öneriyor.

Bununla birlikte izlenen bir filmi çocuğun yaşadığı her duygusal ya da davranışsal değişimin doğrudan nedeni olarak görmek de doğru değil. Utar, tek bir filmin kendi başına kalıcı bir kaygı bozukluğuna ya da ani davranış değişikliğine yol açtığı sonucuna varılamayacağını; çocuğun yaşı, gelişimsel özellikleri, çevresi ve izlediği içeriğe yüklediği anlamın birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Yetişkin eşliği denetimden ibaret değil

Utar’ın koruma ve gelişim açısından çizdiği çerçevenin yanında Karaman, yetişkin eşliğinin çocuğun görüşüne alan açan bir yönünün de bulunduğunu belirtiyor.

Karaman’a göre yetişkinin rolü yalnızca içerik seçmek ya da sınır koymak değil; çocuğun izlediği hikâye üzerine konuşabilmesine, karakterlerin davranışlarını sorgulamasına ve kendi yorumunu ifade etmesine de alan açmak.

Çocuklara yönelik yapımlarda yetişkinlerin neyin “doğru”, “yararlı” ya da “eğitici” olduğuna çocuk adına karar vermesinin kimi zaman hikâyeyi doğrudan mesaj veren bir araca dönüştürebildiğini belirten Karaman, çocuk anlatılarının yalnızca öğretmeye değil, soru sormaya ve farklı yorumlara da alan bırakması gerektiğini ifade ediyor.

Çocuklarla yapılan araştırmalar da bu yorum alanının çocuklar açısından karşılığı olduğunu gösteriyor. Hollanda’da 6–12 yaşlarındaki 52 çocukla yapılan ve Journal of Children and Media’da yayımlanan bir başka araştırmada çocukların film karakterlerinde öne çıkan güçlü özellikleri fark ettiği, bunların bazılarını kendi yaşamlarıyla ilişkilendirerek üzerine düşündüğü görüldü.

Sinemayı yalnızca riskler üzerinden okumamak gerekiyor

Çocuklara yönelik içeriklerde hızlı kurgu, yoğun renk kullanımı ve yüksek ses de sık tartışılan başlıklar arasında. Utar bu konuda kesin yargılardan kaçınılması gerektiğini söylüyor. Mevcut literatürün “hızlı kurgu çocukların dikkatini bozar” şeklinde doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi ortaya koymadığını belirten Utar, çocukların günümüzde yoğun görsel ve işitsel uyaranlarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekiyor.

Utar, doğru içerik ve yetişkin eşliğiyle birlikte sinemanın çocukların empati kurma ve duyguları anlamlandırma süreçlerini destekleyebilecek bir alan da oluşturabileceğini belirtiyor.

Karaman’a göre de sinemanın çocuk açısından değeri yalnızca taşıdığı risklerle ölçülemez. Çocuğun hikâyede kendisine yer bulabilmesi, farklı bakış açılarıyla karşılaşabilmesi ve izledikleri üzerine söz söyleyebilmesi, sinemayı aynı zamanda kültürel ve sanatsal bir deneyim alanına dönüştürüyor.

Bu nedenle çocukların sinemayla ilişkisine yalnızca “ekran zararlı mı?” sorusuyla yaklaşmak yeterli değil. Çocuğun hangi karakterlerle bağ kurduğu, ekranda nasıl temsil edildiği ve izlediği içerik üzerine ne kadar düşünme ve konuşma alanına sahip olduğu da bu ilişkinin temel parçaları arasında.

Kaynaklar

  • Baugh, Courtney C.; Schlesinger, Molly A.; Richert, Rebekah A. Parallel Paths and Developmental Divides: Reviewing the Research on Children’s Identification with Real People and Media Characters. Developmental Review, 2026.
  • One day I’ll know how far I’ll go: How Dutch children can gain insights in life from watching Moana. Journal of Children and Media, 2026. Hollanda’da 7–12 yaşlarındaki 55 çocukla yapılan çalışma.
  • How film stories can inspire character strengths: A qualitative study among Dutch children. Journal of Children and Media, 2025. Hollanda’da 6–12 yaşlarındaki 52 çocukla yapılan çalışma.