Merhaba Sevgili Okurum,
Görüşmeyeli nasılsınız? Umarım sağlığınız ve keyfiniz yerindedir. Bir önceki buluşmamızda sizi tam da hayatımızın yönünü değiştiren o ağır haberin eşiğinde bırakmış, iç dünyamdaki fırtınalardan bahsetmiştim. Bugün sözümü tutuyor ve o kapıyı aralıyorum.
Hâlâ kendi içimde mücadelesini verdiğim, halının altına süpürdüğüm pek çok düşünsel ve ruhsal yük vardı. Tüm bunlarla uğraşırken karşıma böyle bir hastalığın çıkacağını inan olsun hiç düşünmemiştim. Çevremizde hep kanser tanısı almış insanları görüyor, duyuyor, onlar için üzülüyorduk. Bize hep uzak bir ihtimal gibi gelirdi… Ama o gün geldi ve artık ben de o ağır “kanser” ceketini sırtıma giymiştim. Ardından gelen uzun, belirsiz ve yorucu tedavi süreci, beni zihnen ve bedenen daha da yıprattı.
Kendi kuşağıma ve çevreme baktığımda, çoğumuzun yalnızca kendi hayatımızın yükleriyle değil, ailelerimizden taşıdığımız bazı duygusal yüklerle de uğraştığını düşünüyorum. Ben de ailenin ilk çocuğu olarak, daha küçük yaşlarda farkında olmadan “küçük anne” ya da “küçük baba” rolünü üstlenivermiştim. Bunun üzerine kendi kurduğum yuvanın sorumlulukları, hayatın o beklenmedik acı cilveleri de eklenince, her şeyle başa çıkmak katbekat zorlaştı.
Geriye dönüp baktığımda şükrediyorum. Tedavi sürecim görece daha kolay geçti; hastalığım erken evrede tespit edilmiş ve tedaviye iyi yanıt vermişti. O günleri geride bırakmayı başardım. Ancak bu acı tecrübe, beni kendi derdimden çıkarıp çok daha derin düşüncelere itti. Tedavi görürken, hastane koridorlarında ya da evimde iyileşmeyi beklerken zihnim hep şuradaydı: Cezaevlerindeki zorlu şartlarda, savaşın tam ortasında ya da yokluk içinde bu hastalıkla boğuşan insanlar ne yapıyordu? O kadar derin bir empati ve çaresizlik hissine kapıldım ki bir noktadan sonra kendi acımı, kendi hastalığımı unuttum.
İşte tam o karanlık günlerde kendime büyük bir söz verdim: Bundan sonra daha fazla dayanışma çalışmasının içinde olacak, desteğe ihtiyaç duyulan her yerde elimden gelenin fazlasını yapacaktım.
Peki, bu karar beni iyileştiren bir yol mu oldu, yoksa o vicdan yükünün altında kalıp daha da dibe mi battım?
Açıkçası ben insanlara yardım ettiğimi, onları gerçekten anladığımı sanıyordum. Oysa sonradan anladım ki, yaptığım tüm bu çalışmalar meğer benim gücümün sadakasıymış… “Gücün de sadakası olur mu?” demeyin sakın. Hayatta sahip olduğumuz her şeyin bir sadakası vardır; bilginin, emeğin, sağlığın… Benim için bunun anlamı, sahip olduğum gücü ve imkânları başkalarıyla paylaşmak, dayanışmanın bir parçası olmaktı. İşte o dayanışma hâli, bugün dönüp baktığımda bana iyi gelen şeylerden biri oldu. Size de iyi gelebileceğini düşündüğüm bu yolculuğu ve içsel hesaplaşmamı bir sonraki yazımda paylaşacağım.
O zamana kadar sizden küçük bir ricam var: Lütfen unutmaya yüz tuttuğumuz o güzelim komşuluk ilişkilerini yeniden hatırlayalım. Binanızda, sokağınızda sürekli gördüğünüz ama son zamanlarda daha az gözünüze çarpan bir komşunuz varsa… Çalın kapısını. Bir tabak sıcak ikramla sürpriz yapın. Hâlini, hatırını sorun.
Küçük bir not: Felsefeci Emmanuel Levinas’ın dediği gibi: “Ötekinin yüzü, beni göreve çağırır.” İnsan, ancak bir başkasının varlığını gerçekten “gördüğünde” ve onun sorumluluğunu hissettiğinde kendi kabuğunu kırabilir. Belki o komşunuz da tıpkı benim bir dönem yaptığım gibi, her ihtiyacını tek başına halletmeye alışık olduğu için kimseden yardım talep edemiyor, yükünü sessizce taşıyordur. O kapıyı çalmak, bir ruha “yalnız değilsin” demektir.
Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın.
Hoşça kalın.
