Merhaba Sevgili Okurum,
Görüşmeyeli nasılsınız? Umarım sağlığınız ve keyfiniz yerindedir.
Geçen yazımda, kanser tedavim bittiğinde içimde yeşeren o derin vicdan yükünden bahsetmiştim: Hastane koridorlarında, savaşların ortasında ya da imkânsızlıklar içinde bu hastalıkla boğuşan insanları düşündükçe kendi derdimden utanmış ve kendime “bundan sonra sadece başkaları için dayanışma içinde yaşayacağım” diye büyük bir söz vermiştim. İşte o yazıyı tam da şu soruyla noktalamıştık: “Bu karar beni iyileştiren bir yol mu oldu, yoksa vicdanımın ağırlığı altında kalıp daha mı dibe battım?”
Merhaba Sevgili Okurum,
Görüşmeyeli nasılsınız? Umarım sağlığınız ve keyfiniz yerindedir.
Geçen yazımda, kanser tedavim bittiğinde içimde yeşeren o derin vicdan yükünden bahsetmiştim: Hastane koridorlarında, savaşların ortasında ya da imkânsızlıklar içinde bu hastalıkla boğuşan insanları düşündükçe kendi derdimden utanmış ve kendime “bundan sonra sadece başkaları için dayanışma içinde yaşayacağım” diye büyük bir söz vermiştim. İşte o yazıyı tam da şu soruyla noktalamıştık: “Bu karar beni iyileştiren bir yol mu oldu, yoksa vicdanımın ağırlığı altında kalıp daha mı dibe battım?”
Açıkçası ben insanlara yardım ettiğimi, onları gerçekten anladığımı sanıyordum. Oysa sonradan anladım ki, yaptığım tüm bu dayanışma çalışmaları meğer benim gücümün sadakasıymış… “Gücün de sadakası olur mu?” demeyin sakın. Hayatta sahip olduğumuz her şeyin bir sadakası vardır; bilginin, emeğin, sağlığın… Benim için bunun anlamı, sahip olduğum gücü ve imkânları başkalarıyla paylaşmaktı. İşte o dayanışma hâli, bugün dönüp baktığımda bana iyi gelen en güçlü şifalardan biri oldu.
Ancak şunu içtenlikle belirtmeliyim ki, anlatacaklarım tamamen benim kişisel deneyimim. Yaşadığı ağır süreçlerin ardından her insanın tutunma biçimi, verdiği tepki ve vardığı sonuç bambaşka olabilir. Benim bu süreçte ayakta kalabilmemde, belki de hayata ve insanlara biraz daha farklı bir gözle bakabilmemde geçmişten getirdiğim birikimlerin çok büyük payı vardı.
Özel gereksinimli bir evlada sahip olmadan çok önce de hayat beni bir şekilde “derleyici toplayıcı” yapmaya başlamıştı. Yatılı okulda büyümüş olmam, çocuk yaşta birçok ihtiyacımı tek başıma karşılamam ve hatta kendi çocuğumla oyunlar oynarken kendi çocukluğumdaki eksiklikleri tamamlamaya çalışan bir ebeveyn olarak olgunlaşma çabam… Tüm bunlar beni farkında olmadan öngörülü ve soğukkanlı olmaya hazırlamıştı. Hatta hastalığımdan önce, eğitimci kimliğim ve toparlayıcı yapım sayesinde hastane bünyesinde çeşitli eğitimlere bile davet ediliyordum.
Sonrasında öğretmenlik tecrübelerimi sanat terapisi, duyu bütünleme, ergoterapi ve nöropsikodinamik alanlarına ilişkin eğitimlerle destekledim. Üzerine bir de özel gereksinimli oğlumun varlığı eklenince, bu alanlardan edindiğim bilgileri bizzat hayatın içinde kullanma şansı buldum.
Duyu bütünleme ve ergoterapi bakış açısının önemini basit bir örnekle anlatayım: Hayal edin ki, her gün giydiğiniz o yumuşacık pamuklu tişört, cildinizde sanki zımpara kâğıdıymış gibi bir his yaratıyor. Ya da kalabalık bir ortamdaki fısıltılar, zihninizde bir matkabın gürültüsü gibi yankılanıyor. Bazı duyusal hassasiyetler yaşayan kişiler için dünya zaman zaman böyle yoğun algılanabilir. Eğer ben bu eğitimleri almamış ve bu bakış açısını kazanmamış olsaydım, öfke krizine giren veya hırçınlaşan bir çocuğa “Neden şımarıklık yapıyorsun?” diyerek yaklaşabilir, onun gerçek çığlığını duyamayabilirdim. Bu hatam, hem aramızdaki güven bağını zedeler hem de onun yaşadığı o ağır duyu yükünü katbekat artırırdı. İşte bu yüzden bu bakış açısıyla tanışmanın, benim çocukların bazı davranışlarının ardındaki ihtiyaçları daha dikkatle görebilmemde önemli bir fark yarattığına inanıyorum.
İşte tüm bu soğukkanlılık ve bilgi birikimi, tedavi sürecimi atlatırken de en büyük sığınağım oldu. Fakat hastane koridorlarından eve döndüğümde zihnimi kurcalayan başka bir hassas mesele vardı: İlk çocuğum, büyük oğlum.
Ben tedaviyle boğuşurken o yalnız kalmıştı. Elbette yanında aile büyükleri vardı, okuluna gidip geliyordu, arkadaşlarıyla oynuyordu… Ama kardeş başka bir şeydi. Kendi kardeşlerimle ilişkimi düşünüyordum; ne kadar tartışsak veya farklı düşüncelere sahip olsak da kardeşin sunduğu o sarsılmaz bağ bambaşkaydı.
Belki aranızdan bazıları, “Ağır bir hastalık atlatmışsın, bedenin ve ruhun henüz toparlanmamışken yeniden çocuk düşünmek ne kadar sağlıklı?” diye sorabilir. Haklısınız, dışarıdan bakıldığında riskli görünebilir. Ama benim zihnimdeki denklem başkaydı. Tedavim iyi gidiyordu evet, ancak yarının ne getireceğini, sürecin yeniden kötüleşip kötüleşmeyeceğini kimse bilemezdi. Bu, belki de hayatımın son şansıydı.
İçimdeki sese kulak verdim… Ve çok şükür o mucize gerçekleşti, ikinci evladım dünyaya geldi. Oldu olmasına da… Sonrasında nelerin yaşandığını, hayatın bize nasıl bambaşka bir ders hazırladığını bir sonraki yazımda anlatacağım.
Gelecek yazıya kadar zihninize minik bir benzetme bırakmak istiyorum:
Hayatı bazen fırtınalı bir denizde, pusulasız yol almaya çalışan bir tekneye benzetirim. Sanırız ki o teknenin dalgalarla boğuşması tamamen rüzgârın şiddetine bağlıdır. Oysa teknenin dengede kalmasını sağlayan şey, suyun altında kalan görünmeyen yapısıdır. Geçmişte biriktirdiğimiz emekler, aldığımız eğitimler ve özümsediğimiz sevgi, suyun altında kalan o gizli omurgamızdır. Fırtına ne kadar koparsa kopsun, bizi alabora olmaktan koruyan şey rüzgârın yönü değil, işte o dipteki ağırlığımızdır.
Kendi omurganızı ve içsel dengenizi sevgiyle korumanız dileğiyle…
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşça kalın.
