Dijital Beğeni Kültürü Çocukların Kimlik Gelişimini Etkiliyor

Paylaş

Sosyal medya, çocukların duygularını ifade etme biçimini değiştiriyor. Uzmanlara göre beğeni ve takipçi sayıları, çocukların kendilerini nasıl gördüğünü etkiliyor; kimlik ise zamanla sürekli sergilenmesi gereken bir dijital gösteriye dönüşüyor.

Sosyal medya, çocuk ve ergenlerin yalnızca iletişim biçimlerini değil, duygularını ifade etme yollarını da dönüştürüyor. Uzmanlara göre çocuklar artık duygularını bastırmıyor, aksine dijital ortamda görünür kılmaya çalışıyor; ancak bu süreçte kendilik algısı çoğu zaman beğenilere göre şekilleniyor.

Parklarda, okul bahçelerinde ya da evlerde sıkça rastlanan sahneler bu dönüşümün bir göstergesi; çocuklar fotoğraf çekerken defalarca deniyor, filtreleri karşılaştırıyor, beğenmedikleri kareleri siliyor. Uzmanlara göre bu davranış, “kusursuz görünme isteği” kadar “onay arayışı” ile de ilişkili.

Beğeni sayısı, benlik ölçüsüne dönüşüyor

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verilerine göre, 6-15 yaş aralığındaki çocukların %91,3’ü internet kullanıyor; bunların yaklaşık üçte ikisi (%66,1) sosyal medya platformlarında aktif olarak yer alıyor.

Araştırmalar, sosyal medyanın çocuk ve gençlerin davranışlarını ve duygularını doğrudan etkilediğini de gösteriyor. Türkiye’de 14-18 yaş arasındaki çocuklarla yapılan bir çalışma, bu yaş grubunun sosyal medyada başkalarının gözünde “iyi bir izlenim bırakmak” için çeşitli yollar denediğini ortaya koydu.

Nevfel Boz ile Shu-Sha Angie Guan’in ortak kaleme aldığı araştırma makalesine göre gençler özellikle başkalarını etkilemeye yönelik davranışlar sergiliyor. Araştırma ile ayrıca, gençlerin dijital ortamda söyledikleri ile gerçek yaşamdaki davranışları arasında farklar olduğu da anlaşıldı.

Bir diğer araştırma ise, sosyal medya kullanımının çocuk ve gençlerin psikolojik ihtiyaçları üzerindeki etkilerini inceledi. Monique West, Simon Rice ve Dianne Vella-Brodrick tarafından hazırlanan çalışmaya göre, sosyal medya gençlerin arkadaşlarıyla bağ kurma, kendi kararlarını verme ve yeteneklerini geliştirme gibi temel ihtiyaçlarını hem destekleyebiliyor hem de zaman zaman engelleyebiliyor. Araştırmacılar, sosyal medyanın gençlerin psikolojik ve duygusal gelişiminde çift yönlü etkiler yaratabileceğini belirtiyor.

Duygular artık içsel değil, paylaşılan bir içerik

Medya ve Çocuk Hakları Derneği’nden Psikolog Arya Yiğit de sosyal medyanın çocukların duygularını ifade etme biçimlerini kökten değiştirebildiğini söyleyerek şunları kaydediyor: “Çocuklar artık duygularını içlerinde tutmuyor, paylaşılabilir bir deneyim olarak yaşıyor. Bu da onlara görünürlük ve aidiyet hissi kazandırabiliyor. Ancak aynı zamanda onay arayışını da besleyebiliyor.

Yiğit’e göre, paylaşımlar yalnızca duyguları değil, mahremiyeti de dönüştürüyor. Yiğit bunu şöyle açıklıyor: “Fotoğraflar, videolar ve hikâyeler çocukların dijital ayak izini oluşturuyor. Bu bilgiler kalıcı ve erişilebilir. İlerideki özel alanlarını, ilişkilerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini etkileyebilir.”

Ailelerin bu süreci çoğu zaman fark etmeden desteklediğini de ekleyen Yiğit, “Bazı ebeveynler çocuklarının paylaşımlarını gururla izliyor, hatta teşvik ediyor. Ancak bu durum, çocukların doğal duygularını bastırmasına, beğeniye göre davranış geliştirmesine yol açabiliyor” diyor.

“Dijital dünya, yalnızca risk değil bir öğrenme alanı”

Psikolog Yiğit, dijital dünyanın çocuklar için yalnızca risk alanı olarak görülmemesi gerektiğini de şu sözlerle vurguluyor: “Sosyal medya doğru yönlendirildiğinde çocukların yaratıcılığını, üretkenliğini ve iletişim becerilerini güçlendirebilir. Önemli olan, bu alanın onay almak için değil, üretmek ve keşfetmek için kullanılmasına destek olmaktır.”

Yiğit’e göre ebeveynler ve eğitimciler, ekran süresini sınırlamaktan öte, dijital yaşamın nasıl işlediğini çocuklarla birlikte anlamaya çalışmalı. Yiğit, “Paylaşım alışkanlıklarını konuşmak ve birlikte öğrenmek, yasaktan daha koruyucu bir yaklaşım oluşturur” diye konuşuyor.

“Filtreli benlik” çağında kimlik arayışı

21. yüzyılın hızlı bilimsel ve teknolojik ilerlemesi, çocukların ve gençlerin günlük yaşamını dijital ortamlara doğru çekiyor. Sosyal ilişkilerin giderek çevrim içi platformlarda kurulması, bu yaş gruplarını hem toplumsal dışlanmadan kaçınmak hem de akran ilişkilerine dâhil olabilmek için sanal ağlarda daha görünür olmaya yönlendiriyor. Sosyologlar bu eğilimi yalnızca bireysel tercihle açıklamıyor; bunun, toplumsal dönüşümün yansıması olduğunu vurguluyor.

Arkadaşlık bağlarının, aidiyet hissinin ve popülerlik ölçütlerinin çevrim içi mecralarda belirginleşmesi, çocukların bu alanlarda varlık göstermesini bir seçenek olmaktan çıkarıp “zorunluluk” haline getiriyor. Sosyolog Gülten Ceylan, dijital kültürün çocukların kimlik oluşturma süreçlerinde çift yönlü bir etki yarattığını belirtiyor. Çocukların çevrim içi ortamları kendi hikâyelerini ifade etmek için kullanabildiğini ancak bu hikâyelerin sık sık beğeni ölçütleri ve anlık geri bildirimlerle kesintiye uğradığını söylüyor. Ona göre dijital dünyada kimlik, keşif temelli bir süreçten çok, süreklilik gerektiren bir performansa dönüşüyor.

Ceylan sözlerini, “Bu performans akışkan bir kimlik ortaya çıkarıyor. Bu akışkan kimlik birey ve gerçek toplum arasında yerleşik bir bağın oluşmasını engelliyor. Toplum ile birey arasında akışkan, göçebe bir bağlılık oluşturuyor” diyerek bitiriyor.

Eğitimde dijital farkındalık ve medya okuryazarlığı çağrısı

Uzmanlar, sosyal medyanın çocukların duygusal ve psikolojik gelişimi üzerindeki etkilerini anlamanın, onları dijital dünyadan uzaklaştırmakla değil, o dünyanın içinde sağlıklı sınırlar kurmakla mümkün olacağı konusunda da hemfikir. Eğitim alanında ise çözüm olarak dijital farkındalık ve medya okuryazarlığı öne çıkıyor.

Eğitim Sen Van Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu’ndan Lokman Babat, “Okullarda medya okuryazarlığı derslerinin güçlendirilmesi, çocukların çevrim içi bilgiyi sorgulama ve kendilerini güvenli biçimde ifade etme becerilerini artırabilir. Ailelerin de bu sürece aktif katılması gerekiyor” diyor.

Gerçek ben ile sanal ben arasındaki çizgi

Uzmanlara göre çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda ya da evde değil; ekranın ışığında da yaşanıyor. Bu yeni alan hem özgürlük hem de baskı üretebiliyor. Çocukların gerçek duygularıyla çevrim içi temsilleri arasındaki mesafeyi azaltmanın yolu ise ne ekranı tamamen yasaklamak ne de göz ardı etmekten geçiyor.

Paylaş